İnsan hakları günlerinin en çok ilgi çeken semineri, bir dünya liderinin, BM Genel Sekreter Yardımcılığını yapmış, tanınmış diplomat ve eski İsveç Dışişleri Bakanı Jan Eliasson katıldığı seminer oldu. Globala Sahnesinde dinleyicileriyle buluştu. Jan, İnsan hakları konusunun BM’de nasıl uygulandığı, özellikle Genel Sekreterlik ve Güvenlik Konseyi’ne tesiri konusunda bilgi verdi. Sorulara cevap verdi.
Uluslararası Af Örgütü- Amnesty bu yıl 5 seminer verdi ve iki ayrı seminere de konuşmacı olarak katıldı. Konular, iş yerlerinde artan gayri insani yaklaşımlar, yabancı düşmanlığı, insan hakları savunucularına yönelik haksızlık ve saldırılar ve Cumartesi Annelerinin durumuyla ilgili idi. Cumartesi Anneleriyle ilgili seminerlerden ilki Türkçe ve İsveççe, ikincisi Kürtçe ve İsveççe verildi.
Türkiye ile ilgili seminerlerin yapılacağı yer, Eliasson’un konuştuğu Globala sahnesinde gerçekleşmesi sevindirici idi. Seminerle ilgili kısa bilgi Amnesty 06 Türkiye Grubu Lobi sorumlusu Farhad Jahanmihan tarafından verildikten sonra sözü Amnesty Türkiye Grubu yönetim kurulu başkanı olarak bana bırakıyordu.
İki yıldır İnsan hakları günlerine katılıp seminerler veriyor, bunun koordinatörlüğünü yapıyorum. Son 10 dakikayı soru ve cevaplara ayırıyorum. Seminerlerle ilgili notlarımı, düşüncemi paylaşıyorum.
Türkçe-İsveççe verilen seminerlerdeki dinleyici sayısı daha çok. Bunların Türkiye’deki gelişmelere ilgi göstermesi, insan haklarının gelişimi için tartışmalara katılması bizleri sevindiriyor. İsveç’teki on binlerce üyemiz gibi, bunların da Amnesty’nin politik tarafsızlığı ve insani çalışmalarına olan güveni sevindirdi.
Kürtçe-İsveççe verilen seminerlere daha çok kadınlar ilgi gösteriyor. Ülkede kalıcı barış ve demokrasinin gelişimi için Kürt kadının rolü büyük. Bu temelde onların katılımını anlamlı buluyoruz.
İsveççe verdiğimiz seminerlere ilgi daha yoğun. İsveçliler, Türkiye ile olan ilişkilere önem veriyor. Bu AB üyeliği için de geçerli. Buna paralel olarak azınlıkların insan haklarının korunması da çok önemli görülüyor.
Seminerlere hazırlık için, Amnesty ve diğer insan hakları örgüt raporları dahil olmak üzere, bulduğum kitap ve belgeleri tekrar gözden geçirdim. AİHM ve İç hukuk yoluyla devam eden adalet arayışlarını ve kararlardan notlar aldım. Özellikle 1980 sonrası ve 1993-1995’da insan haklarının ayaklar altına alındığı dönem üzerinde yoğunlaştım. Bu dönemle ilgili bazı kişileri dinleme fırsatını buldum.
1980 Askeri darbe döneminde demokrasi ve insan hakları konusunda büyük kayıplar yaşandı. Yaralar kapanmadı ve o dönemin acıları devam ediyor. 1984’te bölgede başlayan savaş ve ardından ilan edilen OHAL, köy koruculuk sisteminin getirilmesi ve korucuların birçok bölgede yasadışı suçlara bulaşması, diyalog ve çözüm yerine şiddetin yaygınlaşması sonucunda tarifi zor acılar yaşandı, birçok insan öldü. 93-95 karanlık dönemi, görülmemiş gayri insani bir boyut kazandırdı. Savaşlarda tarafların göz önünde bulundurması zorunlu olan insani kurallar, tanınmadı. Zorla kaybetmeler, yaralama ve faili meçhul ölümler yaşamın bir parçası oldu. 2014 yıllına kadar süren bir araştırmaya göre, söz konusu döneme ait 300’ün üzerinde toplu mezar ortaya çıkarıldı. Bu mezarlarda gömülen binlerce insanın cesedinden söz ediliyor.
Annelerin acıları, adalet ve hak arama etkinliklerine dönüştü. 1995 yılında Cumartesi Annelerinin barışçıl ve aynı zamanda ısrarlı yürüyüşü başlamış oldu. Bu barışçıl gösteri, yaşam hakkının koruması, işkencenin olmaması ve düşünce özgürlüğüne sahip çıkmasıyla alakalı. Bu haklar, uluslararası ve iç hukukla garanti altına alınmıştı.
Bundan dolayı Cumartesi Annelerini 2011 yılında kendi makamında ağırlayan ve onların sorunlarıyla ilgileneceğini söyleyen Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuya yaklaşımı hayli ilgi topladı, olumlu görüldü. Başkan Erdoğan’ın bu anlamlı çıkışı, toplumun birçok kesimini sevindirdi ve annelere umut verdi. Bu sürece Cumartesi Annelerini de katarak çalışmaların devam etmesi çok önemlidir, diye düşünüyorum.
Geçtiğimiz Ağustos ayında İstanbul polisinin 700. barışçıl oturumunu gerçekleştirecek olan Cumartesi Annelerine yönelik tutumu hukuk dışıdır. Annelerin insani çığlık ve etkinlikleri politik malzeme olarak kullanılmamalı. Onların barışçıl etkinliklerine polis müdahalesi son bulmalıdır.
Meclis insan hakları komisyonu denetiminde, STK’dan temsilcilerin de olduğu bir grup kurulmalı ve bu grup kayıplar konusunda derinleşmelidir. Öncelikle kayıp ailelerine yönelik tıbbi ve insani adımlar atılmalıdır.
AİHM’de ve İç Hukukta delil yetersizliği vb. nedenlerden dolayı gündeme alınmayan davalar ve bunlardan bazılarının dostane diyalogla çözümle sona ermesi, Türkiye’de kayıplar konusunda analiz yapmanın hiçte kolay olmadığını ve hassas olmamız gerektirdiğini hatırlattı. Kayıpların sayısı konusunda yanlış bilgilerin olabileceği varsayımı göz önünde bulundurma gerekiyor.
İç hukuka yansıyan davaların sonuç alıcı bir şekilde hızlanması gerekmektedir.
Konuyla ilgili olarak düşüncemizi dile getirme fırsatını veren İnsan Hakları Günleri koordinatörlerine, bizleri dinleyen misafirlere, Amnesty 06 Türkiye Grubu’na desteğiyle bizi yalnız bırakmayan Amnesty Lobi Şefi Brittis Edman’a, etkinliklerimize destek sunan değerli sinema sanatçısı Kemal Görgü’ye ve Amnesty Türkiye Grubu üyeleri Farhad Jahanmahan ve Kamal al Alawi’ye teşekkür ediyorum.
Şu gerçeği sürekli olarak vurgulamakta fayda var: Savaşın acımasızlığı herkesi vuruyor. Çatışmalı ortamda yaşamını kaybeden Kürt kökenli vatandaşlar gibi, ölen askerin ve polisin de çocuk, eş ve anaları acı çekiyor ve gözyaşı döküyorlar. Türkiye’de Kürt sorunun barışçıl yöntemlerle ve diyalogla çözüleceğine inanıyorum. Böylesi bir çözüm yaşanan acılara son verebilir. Yaptığımız bu çalışmalarımız barışa hizmet ederse sevinir, mutlu oluruz.
Zarathustra Acat
Amnesty 06 Türkiye Grubu yönetim kurulu başkanı








